Erleichda : Parfümün Dansı

Bunu kaydır

Bir kitap düşünün altı ayda anca bitirilebilsin. Araya hep başka kitaplar, başka işler sıkıştırılsın. İşte ben bunu yaptım. Sindire sindire okudum diyeyim de bahanem olsun. Kitaba ise Antik Yunan Tanrıları’ndan Pan’a olan sempatimden ötürü başladım, hoşuma da gitti.

Tom Robbins tarafından 1984 yılında yazılmış, fantastik bir kurgudur. Bana nedense hep 2010 sonrası edebiyat eserlerinden gibi gelmişti. Sırf bu yüzden okudukça mükemmel kurguya şaşırmak yerine, “Hmm, olabilir yani. Ne var ki bunda?” diye kendini bilmez bir şekilde takıldım. Bitirdikten sonra çıkış yılını araştırıp “Adam neredeyse 40 yıl önce böyle bir kurgu yapmış hocam!” diyerekten hayretlere düştüm. Kitap okumaya lisede Alacakaranlık Serisi’yle başlamadıysanız 2000 öncesi kitapların dilinin biraz daha eski olduğunu bilirsiniz. Ancak gelin görün ki Parfümün Dansı gerek içeriği gerek diliyle bugünü bile yakalayabilen, muhtemelen birkaç asır sonra bile adından bahsettirebilecek bir modern klasik olmayı başarmış. ” E biz biliyorduk bunu zaten, yeni mi öğrendin?” demeyin dostlarım. Kalbinizi kırmak istemiyorum.

Kitap Seattle, New Orleans ve Paris üçgeninde günümüzde (Kitabın çıktığı günlerde daha doğrusu.) başlıyor. Birbirinden bağımsız karakterlerin gündelik yaşamlarına ve planlarına şahit oluyoruz. Birkaç bölüm geçtikten sonra ise yüzyıllar öncesine, bir kralın yatak odasına gönderiyor bizi kitap. Alobar isimli bu kralın bulunduğu toplumda bir gelenek vardır. Yaşlanma belirtileri gösteren krallar infaz edilir ve yerlerine ise topluluğun en güçlü erkeği geçirilir. Bir akşam Alobar aynada kendisini incelerken beyaz bir saç teli bulur. Alobar başına gelecekleri bildiği (Kendisi de halefinin yerine o şekilde seçilmiştir.) için ülkesinden kaçar ve maceralar yaşamaya başlar. Maceralarının başında ise Pan ile karşılaşır.

Hikayenin devamı ise seçkin kitap evleri ve satış noktalarında… Bu arada oldum olası bu seçkin kitap evleri tamlamasına uyuz olmuşumdur. Bizim ürünlerimizi sattıkları için seçkin, ötekiler boktan gibi bir anlam geliyor nedense aklıma her duyduğumda. Neyse ki televizyonlarda eskisi kadar kitap, dergi ya da gazete reklamları görmüyoruz da böyle sorunlarımız olmuyor. ( Hop verdim siyasi taşlamayı.)

Tom Robbins fantastik kurgusuna tarihsel olayları da harmanlayarak ilgi çekici bir roman yazmış. Uyanık bir yapımcı Netflix dizisi ya da filmi haline getirmeden mutlaka okuyun derim. Daha sonra ” Abi filmi/dizisi bok gibi ya, kitabını okumak lazım.” diyerek hava atarsınız. Son olarak kitaptan beğendiğim bir pasajı sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Selamet denilen şey zayıflar içindir Benim inancım bu. Ben selamet istemiyorum. Ben hayat istiyorum. Hayatın da tümünü istiyorum. Sefaletini de, harikuladeliğini de. Eğer tanrılar zevkten vergi istiyorsa öderim. Ama vergilerine her seferinde itiraz ederim, karşı çıkarım. Woden ya da Şiva ya da Buda ya da o Hristiyan adam… Neydi adı? Onlar buna saygı gösteremiyorsa, o zaman onların gazabına da razıyım. Hiç değilse bu zengin, yuvarlak gezegende, önüme serdikleri şöleni tatmış olurum, dişsiz bir tavşan gibi ondan kaçmamış olurum. En güzel şeylerin, bu dünyaya sırf bizi denemek için, büyük ödülü almamızı daha zorlaştırmak için getirildiğine inanmıyorum. Boşluğun güvenliğini de istemiyorum. Hayatı bu kılığa sokmak insanlara da tanrılara da yakışmaz.”

Gri Kuzgun gururla sundu.

Buralarda da varım

Bir yorum gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares