Kayıkçı

Bunu kaydır

Güneş yeni batmış, askerler yavaşça etrafıma toplanıyorlardı. “ Bugün zorlu bir gündü.” dedi Agamemnon miğferini çıkartarak. “ Yiğit bir adamdı, tanrıların mayasına sahipti.” Krallar kralı Agamemnon’un hakkımda böyle konuşması gururumu okşasa da benim için bir şey ifade etmiyordu. Birkaç saat önceye kadar, yani Truvalı’nın mızrağı kalbime saplanmadan önce bunları duysaydım benimle birlikte birkaç Truvalı’yı daha götürürdüm.

Arkamdan kimse gözyaşı dökmedi. Mızraklarını ritmik bir şekilde kalkanlarına vurmakla yetindiler sadece. Ağzıma bir metelik koydu Aşil’in kuzeni ve eşlikçisi Patroklos, ardından elindeki meşaleyi altımda bulunan yağlı odun yığınına attı. Kısa bir süre sonra altımdaki ateş dumanıyla birlikte bedenimi aşarak göğe ulaştı.

Krallar, komutanlar ve askerler. Aralarında uçurumlar vardı. Hepsinin farklı emelleri, mensup oldukları sınıfa ait düşünceleri ve hırsları. Karşılarında yanarken gözlerindeki ifade aynıydı. Ölümüm kısa bir an da olsa eşit olduklarını onlara göstermişti işte.

Ne kadar süre yolculuk yaptığımı bilemiyorum. Ölüler ülkesi tüm ihtişamıyla karşımdaydı işte. Stiks Nehri’ne hayıflanarak baktım. Küçük bir çocukken anlatmışlardı bana yenilmezlerin nehri Stiks’i. Bu nehre girenlerin ölümsüz olacağı söylenmişti. Öğlen omuz omuza savaştığım Aşil de burada yıkanmıştı annesi tarafından doğduğu zaman. Bu kadar korkusuz olmasının altında da sanırım bu yenilmezliği yatıyordu.

Yaşadığımız dünyadan bile eski görünen bir kayık demirlemişti kıyıya. Diğer ruhlarla birlikte ilerlemeye başladık kayığa doğru. Akhalar ve Truvalılar birlikte yürüyorlardı sanki burada olmalarının nedeni başkalarıymış gibi.

Kayıkçı hakkında anlatılanlar doğruymuş. Saç ve sakalları inceliği ve renginden dolayı dumana benziyordu. Tuniği ise kuruyarak asırlarca beklemiş kan gibi görünmekteydi. Sesini duyana kadar onun zamandan da yaşlı olduğunu düşünmüştüm. “ Metelikler, meteliklerinizi verin!” Bu kadar yaşlı görünmesine rağmen sesi yeni doğmuş bir bebeği andırıyordu. Bu beklenmedik durum ölümle yeni tanışan bizleri iyice şaşırttı. Her gün ölmüyorduk sonuçta. Herkes teker teker meteliklerini uzattı kayıkçıya. Meteliği olmayan bir ruhun yerine arkasındakini aldı kayığa. “ Metelik yoksa Tartaros da yok.” diyerek itti zavallıyı.

Kayık yavaşça kıyıdan uzaklaşırken ruhlar birbirine sokulmaya başladı. “ Her zaman aynı terane.” dedi kayıkçı. “ Sanki hiç ölmeyecek gibi yaşarsınız, öldüğünüz zaman ise tüm o bokları yememiş gibi Hades’in huzuruna çıkmaya hazırlanırsınız. Zaten ölmüşsünüz, daha kötü ne olabilir?”

Ateşi çaldığı için Zeus’un gazabına uğrayan Prometheus geldi aklıma. Bugün kim bilir kaçıncı kez kartal tarafından ciğeri yenildi? Ya Sisifos, şu anda o kayayı kaçıncı defa taşıyor o tepeye? Ardından kayıkçının parasını getiremeyenleri düşündüm. Tartaros’a bu yüzden gidemeyip, geri de dönemeyen araftakileri. Nehrin etrafında sıralanmış, kimisi de bir tahta parçasına çıkmış bu zavallılar kayıkçıya yalvarıyorlardı. “ Karon”, dedi. “ Benim adım Karon. İyi kötü bir hayat yaşadınız. Ancak bundan sonra bir bilince sahip olmanıza gerek yok. Tüm bilmeniz gereken de bu.” Kayığının küreğini nehirden çıkartarak üzerimizde yarım çember çizdi. Son hatırladığım su damlalarının buharlaştığıydı.

Buralarda da varım

Bir yorum gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares